OSMANLI DEVLETİ ADALETİ ve ADALET ANLAYIŞI

    Doğumundan ölümüne kadar her türlü muamelenin adil esaslar üzerine inşa edildiği Osmanlı devlet düzeninde şümullü çok geniş bir vicdani kontrol mekanizması kendiliğinden işlemekte idi. Bu vicdani murakabe devlet murakabesinden çok daha müessirdir ve çok müspet neticeler vermiştir.

     Bugün batılı ülkelerin geliştirmeye çalıştıkları bu otokontrol mekanizması; Osmanlının attığı her adıma ölçü olmuş, Orta Afrika’dan Orta Asya’ya kadar uzanan Osmanlı İmparatorluğunun 600 yıldan fazla yaşamanın en mühim amilini teşkil etmiştir.

    (1) Bu devlet, öyle bir hukuk devletidir ki; müşterinin ununa, buğdayına zarar gelir düşüncesiyle değirmenlerde tavuk beslenmesini dahi yasaklamıştır. Değirmen sahipleri vakti öğrenebilmek için yalnız bir tek horoz besleyebilirlerdi.

   (2) Otokontrol mekanizmasının suiistimal edilmesini önlemek için kadılar ikinci bir kontrol mekanizması meydana getirirlerdi. Daha Osman Gazi devrinde, yani beylik döneminde fethedilen şehir ve kasabalara idari ve adli görevleri yürütmek için birer kadı tayin edildiğini belgelerden öğreniyoruz. Kadı (hâkim) olacak kimselerde aranan şartlar vardı. İcadı adil, fehim, müstakim, olmalı hiddet ve şiddetten sakın- malı, taraflardan hediye kabul etmemeli ayrıca fikri durgun olduğunda, açlık, keder, gam, uykusuzluk gibi hallerde hüküm vermemeli idi. Kaza dahilinde meydana gelen yakaların mahkemeleri o kaza mahkemesinde görülür, başka bir kazaya dava naklolunmazdı. Yalnız başkente gidip davasını divanda gördürmek herkes için daima mümkündü.

   (3) 0 devir Avrupa’sında ise köylü toprak sahibi tarafından yargılanır verilen cezaya itiraz hakkına sahip bulunamazdı. Osmanlı imparatorluğu yönetiminde adalete öylesine saygı duyulmuştur ki, kadı Fatih Sultan Mehmet’in ellerinin kesilmesine dahi karar verebilmiş, hakan ise kadıyı yerinden uzaklaştırmayı aklına getirmemesinin yanında, böyle davrandığı için övmüştür.

   (4) İdari işlerde kadıların en yakın yardımcıları subaşılardı. Subaşılar bir nevi polis ve jandarma görevi yapan kimseleri idare eden emniyet amiri durumunda idiler. Asayişi temin ederek suçluları yakalayıp mahkemeye sevk ederlerdi. Türk düşmanı olmasıyla taranan Fernand Grenand eserinde: Banliyöleriyle beraber nüfusu t milyon olan o muazzam İstanbul’da dört senede yalnız dört cinayet işlendiğini ve ağzına kadar tüccar eşyasıyla dolu bir kervansarayı bir tek kişinin muhafaza ettiğini yazmaktadır.

   (5) Otokontrol mekanizması ve temeli adalete dayanan hukuki tedbirlerin eksiksiz olarak işletilmesi sayesinde muhtelif dinlere, kültürlere, ırklara mensup ve farklı alışkanlıklara sahip insanların oluşturduğu imparatorlukta asayiş mükemmele ulaşmıştı. ii. Henri’nin sefiri olan M. d’Aramon’un sekreteri Jean Chesnean şöyle yazıyor: “İnzibat öyle düzenli, sükûnet öyle büyük ki gözü ile görmeyenin buna inanmasına imkan yoktur. Geceleri şehri muhafaza etmek için elinde fener ve baston taşıyan bir kişi tek başına dolaşır ve Paris’te yanında okçularıyla dolaşan nöbetçi kumandanından daha fazla korku verir.” Mahkemelerde duruşmaların halka açık yapılması kanun emriydi. Halk mahkemeye gelip duruşmayı takip eder, kadının dürüst olup olmadığını anlar. İsterse şikâyet ederdi. Osmanlı mahkemelerinin bugün batı ülkelerinde taklit edilen bir diğer hususiyeti de duruşmaları 5—6, bazı yerlerde da- ha fazla jüri üyesinin takip etmesi mecburiyetiydi. Jüri üyeleri nahiye, kaza, veya şehrin dürüstlüğü ile tanınmış olgun, itimat edilen, eline, beline, diline sahip sağlam şahsiyetlerinden teşekkül ederdi. Duruşmalara mutlaka iştirak etmek mecburiyetinde olan jüri üyeleri davalıyı, davacıyı dinler, hâkimin taraf tutmadığını, zora, işkenceye, baskıya başvurup vurmadığını kontrol eder böylelikle üçüncü bir kontrol mekanizmasını oluştururlardı. Hâkim bilhassa bölgenin töresi yani adet ve ananeleri hakkında jüri üyeleri ile görüşür kararını ona göre verirdi. Tereddüt ettiği hususlarda müftülük makamına müracaat edebildiği gibi aleyhine karar verilen sanıklarda müftüye gidip fetva alabilirdi. Yani jüri heyeti ve müftülük makamı bir nevi iki kademe temyiz vazifesi görüyorlardı.

   (6) Selanik başpiskoposu Palamostan Fransız ihtilali - filozofu Volter’e kadar Osmanlı sistemi ile Batı Avrupa feodalizmini kıyaslayan herkesin gördüğü hususiyet şu olmuştur: “Osmanlılarda hukuk düzeni, vatandaşın güven altında yaşamasına, kazanmasına, istikrarlı bir vasatta mutlu bir hayat sürmesine imkan veren mühim bir unsurdur.’

    (7) Umumiyetle son yıllarda yapılan araştırmalar Avrupa’da ancak İİ. Dünya Savaşından sonra sözü edilmeye başlanan içtimai devlet anlayışını Osmanlı imparatorluğunun kuruluşundan itibaren uygulandığını ortaya koymuştur.

   (8) İngiltere kralı Viii. Henri bu sebeple bir heyet göndererek Osmanlı adli müesseslerini tetkik ettirmiş ve bu heyetin raporuyla İngiltere’nin 20. asırda dünyaya örnek olacak adliyesinde ıslahat yaptırmış- tır.

   (9) Avrupa’daki içtimai farklılaşmaların her an Avrupa ile temas halinde hatta içiçe bulunan Osmanlı imparatorluğuna tesir edemeyişinin sebebi de işte bu adaletli hukuk sisteminde aranmalıdır. Melzing 16. asırda Osmanlı devleti ile Avrupa’yı şöyle kıyaslamaktadır: “Kanuni Sultan Süleyman’ın imparatorluğunda adalet hâkim iken Avrupa’da Charles Quint rüşvetler sayesinde imparator olmuştur. Sultan Süleyman bir gün Süleymaniye Camii’ni inşa ettireceği arsa üzerindeki bir yahudinin evini parasıyla istimlâk etmek istedi. Yahudi bu satışa razı olmadığından Sultan müftüye müracaat etti. Müftünün kararı şu idi: ‘Ancak bir mukavele ile Sultan bu evi kiralayabilecekti. ‘ Bu karara Sultan boyun eğmiştir. 0, üstelik dünyanın o devirdeki en büyük devletinin başkanı olarak yahudinin ufak evini zorla almazken; Portekiz kralı yahudilere ‘program’ yaptırıp, ateşte diri diri yakıyordu.

    (10) Hüsrev Paşa’nın Mısır beylerbeyliği sırasında Mısır vergisi her zamankinden fazla gönderilince (9 yük yerine 12 yük) Divan-ı Hümayun derhal toplanmış ve Hüsrev Paşa’nın hükümeti memnun etmek için halka baskı yaparak fazla vergi alabileceğinden şüphe edilmişti. Durum Mısır beylerbeyliğinden sorulmuş, kanallarının açılması ile mahsulün artması ve gümrüklerde yapılan ıslahat fazla vergilere sebep olarak gösterildiği halde durumun tam tetkiki için Mısır’a müfettişler gönderilmiş onlarda Hüsrev Paşa’nın lehinde rapor verdikleri halde fazla vergiler Kanuni tarafından yeni kanalların açılması emriyle iade edilmişti.

   (11) İngiltere’nin İstanbul sefareti memurlarından Ricault meşhur eserinde şunları yazmaktadır: “Osmanlı ordusu hareket halinde iken; geçtiği yerlerdeki ahalinin, yağmaya uğrama, kız ve kadınlarına taarruz edilme gibi ahvalden şikâyet ettikleri vaki değildir. Askerler ahaliye kötü muamele etmezler sahip olmak istedikleri eşyayı pazarlık yaparak ve bedelini peşin ödeyerek satın alırlar. Bence bu adalet ve hakkaniyet halidir ki Türklerin muvaffakiyetine sebep olmakta ve imparatorlukları gittikçe büyümektedir.

   (12) Osmanlı adalet anlayışının sırrını açıklayan ve birçok tarihçinin dikkatini çeken Slovak tarihçisi Michael Matunak bölgedeki Avusturya ve Osmanlı hâkimiyetlerini mukayese ederken şu tespiti yapmaktadır: “Ocava ismindeki köy halkı Avusturya’ya tabi olduğu devirde her zaman ormanlara kaçıyordu. Şimdi yani Osmanlı hâkimiyetini kabul ettikten sonra devamlı olarak evlerinde rahat rahat oturuyorlar.”

   Uzatılabilecek bu tür örnekler Osmanlı devletinin adalet anlayışını izah ederken, sömürgecilik siyasetini kesinlikle uygulamadığını gösteren açık ve net delillerdir. Nitekim Erdel beyi Betlen Gabor 1626’da şunları yazıyordu: Rahmet-i Rahmana kavuşan Sultan 1. Ahmet’ten çok iyilik gördük. Eğer çocuklarına ve Osmanlı devletine karşı nankörlük edersek Türkiye’- de yediğimiz ekmek ve tuz gözümüze, dizimize durur.

Kaynak:   Sızıntı ilim kültür dergisi

Yorum Yaz